Bize Ait Sandığımız Planlar

            Hayatımızın pek çok evresinde, bize doğalında gelişmiş gibi görünen, normal olmadığını ancak olayı yaşadıktan sonra fark edebildiğimiz ve genellikle yaşadıklarımız sayesinde bizi bir üst seviyeye taşıyan kırılma noktası sayılabilecek özel anlar çıkar karşımıza. Hiç beklemediğimiz, ya da başka bir şeyin gerçekleşmesini beklediğimiz zamanlarda karşılaştığımız olaylar olarak adlandırabileceğimiz durumlardır bunlar. Bazısı sıradan gibi gelebilir ancak bazısı vardır ki hayatımız boyunca unutamayız. Bunu mutlaka birilerine anlatmalıyım diye düşünürüz. Böyle özel anların ya da olayların ardından asla ‘eski biz’ olmayız. Çünkü olayın kendisi hem kendisi büyür hem de bizi büyütür. Tanrı’ya iman eden kişiler olarak bunu O’nun eşsiz planı olarak algılamamız ne yazık ki dünyasal düşünce yapımız için bazen uzun bir süre alabilir. Olayı fark ettiğimizde ne kadar önemli bir durumun içinde olduğumuzun ayırdına vardığımızda hem şanslı hem hüzünlü hem de ‘acaba’’lar içinde buluruz kendimizi.

            Tam da az önce anlattığım gibi hiçbir şeyden habersiz bir halde eşimin bir kadınla konuşmasına kulak misafiri olmamla başladı her şey. Ne ruhsal bir beklentim vardı ne Tanrı bu konuşma ile bana ne öğretecek gibi bir tezim. Neredeyse 30 yıldır Salı günleri yapılmakta olan kilisemizdeki belli bir yaşın üzerinde olan kadınlar için Kutsal Kitap çalışmasını bu hafta için pazartesi gününe yani benim boş olduğum tek güne alma kararı veriyorlardı. Bu benim için muhteşem bir fırsattı. Çünkü sevgili eşim her Salı bu çalışmada yer alır ve bu kadınlara hizmet ederdi. Elbette bu kadar kadının bir araya gelip de mutfaktaki hünerlerini birbirlerine sunmamaları olur mu? Elbette kekler, börekler, kısırlar vs. yenir içilir ve çok sevgili eşim de bana tadımlık küçük parçalar getirirdi bana. Tabi ki bu tarz şeyleri yemeyi çok seven biri için bu tadımlık ikramlar masadan dökülen kırıntılar gibi gelirdi. İşte bu nedenle bu Kutsal Kitap çalışmasının pazartesiye alınmasını duyduğum an gözümün önüne dolu masalar her tülü hamur işleri ve tatlılar geldi. İşte tam olarak bu nedenden dolayı bu toplantının pazartesiye yani benim tek boş günüme bir defa için alınacağını duyunca hemen neden böyle bir karar verdiklerini sordum. Çünkü bu masalar otuz yıldır hep Salı günleri kurulurdu. Otuz yıldır değişmeyen bir düzen vardı. Ve ilk defa pazartesiye alınıyordu. Sonrasında amacın piknik yapmak olduğunu ve eşimin konuştuğu kişinin de pazartesi akşam döneceğini öğrendim. Piknik alanına gidebilmek için de bu kadının arabasından faydalanılacağı için pikniği pazartesine aldıklarını öğrendim. Elbette piknikte kurulacak sofranın cazibesi bana şu soruyu sordurdu; ben de gelebilir miyim? Aslında kendime bu plan içinde çok basit bir rol biçmiştim. Sofraya ortak olarak bolca yemek.

            Gittim…

            Gerçekten de hayalini kurarak gittiğim masa tam karşımdaydı. İki piknik masası dolusu yemek. Kadınların emekleri ile dolu bir şekilde karşımda sıralanmaktaydı. Kendime sofradan maksimum verim alabileceğim tüm yiyeceklere rahatça uzanabileceğim stratejik bir yer belirleyerek oturdum ve yemeye başlamak için sabırsız bir şekilde beklemeye koyuldum.

(ne kadar detay verdiğimin farkındayım ancak gerçekten bunları neden anlattığımı anlayacaksınız)

            Ben beklerken, daha doğrusu ne zaman yemeye başlayacağımızı tahmin etmeye çalışırken bir anne ve kızın gelmesini beklediğimizi söylediler. Onlar gelmeden başlanmayacaktı.

            Geldiklerinde hoş geldiniz demek için ayağa kalktım ve tekrar yerime oturduğumda yanımda bu olayı anlatmamın nedeni olan kadın, beklediğimiz iki hanımdan anne olan kadın oturmaktaydı. Aysel Teyze.

            Gözümü o kadar yemek hırsı bürümüştü ki çoğu şeyin farkına varmam biraz zaman aldı. Elbette bunun bir tesadüf olduğunu düşündüm.

 

            Tabi ki nezaketen Aysel Teyze ile konuşmaya başladık. Bütün kadınlar kiliseye katıldığı için kendisinin herhangi bir kiliseye katılıp katılmadığını sordum. Dört ay önce kızının iman ettiğini ve kiliseye katılmaya başladığını söyledi. Kendisinin iman etmediğini ama arada kiliseye gittiğini ve kilisede geçirdiği vakit boyunca kendini çok esenlikte ve huzurlu hissettiğini söyledi. Sonrasında suratıma şamar gibi yapışan şu sözleri etti; Tanrı’yı daha fazla tanımak istiyorum ama kime soracağımı ve bana kimin doğru bilgileri vereceğini bilmiyorum. Neden orada olduğumu anlamamı sağlayan kafamdaki ampullerin bir anda yanmasını sağlayan soru tam olarak hayallerimdeki sofranın ortasında tabakların arasından bana el sallıyordu.

Boş boş Aysel Teyzenin suratına baktım. Aysel Teyze İstanbul’da yaşıyordu. Kızı dört ay önce iman etmiş ve kiliseye katılmaya başlamıştı.

            İlk defa İzmir’e, kızını ziyarete gelmişti.

            Otuz yıldır aynı kiliseye katılıyorum.

            Yaklaşık otuz yıldır bu kadınlar grubu var

            Otuz yıldır Salı günleri toplanıyorlar,

            Otuz yıldır ilk defa pazartesi günü yapılıyor,

            Otuz yıldır ilk defa bir erkek yani ben katılıyorum,

            Ve ilk defa Aysel Teyze katılıyor.

            Bu kadar ‘ilk’ in hala bir tesadüf olduğunu düşünürken -tesadüfen- yanımdaki bu kadının aslında tüm bu tesadüflerin! Nedeni olabileceğini düşünmeye hatta bundan emin olmaya başladım. İçinde bulunduğum durum o kadar korkunç ve gurur vericiydi ki bu iki duygunun birbiri ile nasıl bu kadar uyum içinde olabileceğine ilk defa şahitlik ediyordum.    Korkunçluğu kendi planlarım, kendi benliğim ve oburluğumu beslemek için yani aslında midemi yüceltmek adına bulunduğum bir ortama, kendi planlarımdan daha üstün bir müdahalenin yüceltmem gereken doğru tarafın ayırdına varmam, gurur verici tarafı ise böylesine bir görevde, Tanrı tarafından orada bulunması için uygun görülen kişi oluşumdandı.          Aysel Teyzeye bakarken saniyeler içinde bunları düşündüm. Bakıyordum ama aslında ne kadar boş şeyler için umutlandığımı aslında karşıma çok daha lezzetli bir şeyin çıkabileceğine karşı duyduğum umutsuzlukla yüzleştiğimi düşünüyordum. Kendi planlarımın ne kadar süprüntü sayılması gerektiğini fark etmem ile yüce görevi sürdürmem gerektiğini anlamam neticesinde bu kadına Tanrı’nın kim olduğunu anlatmaya başladım. Elbette sohbetimiz akademik bir seviyede değildi. Onun anlayacağı dilde İsa’yı ve geliş amacının bizi Tanrı ile barıştırmak olduğunu anlatmaya başladım. Anlatırken hem bunun için orada bulunmanın zevki, hem de bunun için orada bulunduğumu fark edebilmemin sevinci vardı.      Yaklaşık 2 saatlik bir sohbetin ardından Aysel Teyze İsa’yı Rab ve kurtarıcı olarak kabul etti. Elbette herkes çok sevindi. Sarılmalar kutlamalar muhteşem bir şölen ve bu şölenin nedeninin, Tanrı’nın birini karanlıktan aydınlığa geçirmesi olduğunu fark eden benim için elbette daha farklıydı. Ama sonuçta melekler bile aydınlığa geçen Aysel Teyze için dans ediyorlardı.

            Keşke hikaye burada bitseydi. Keşke Aysel Teyze iman ettikten sonra yaşadığı yer olan İstanbul’da düzenli bir kilise hayatına başladı diyerek ve sonrasında bir iki teşvik cümlesi ile bu yazıyı bitirseydim. Baştan beri Tanrı’nın kurtuluş ve kurtarış planının içinde var olduğumuzu anlatmaya çalışmamın nedeni tam olarak burada devreye giriyor. Biz ne kadar plan yaparsak yapalım Tanrı’nın daha etraflıca gören gözleri sayesinde, düşündüğümüzden ya da hayal edebileceğimizden çok daha fazlasını önceden bizim için hazırladığı kesin değil mi?

            İşte Aysel Teyzenin hikayesinin beni bu kadar etkileme nedeni de burada başlıyor. Bahsi geçen pikniğin ardından Aysel teyze İstanbul’a döndüğü gün ya da ertesi gün rahatsızlanıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Sonrasında yoğun bakımda yaklaşık bir aydan fazla kalıyor ve ne yazık ki bu sürenin sonunda yani iman ettikten yaklaşık bir ay kadar sonra da vefat edip Rabbin yanına gidiyor. Sonradan öğrendim ki Aysel teyze bu pikniğin ardından doğru dürüst kimseyle konuşabilecek bir durumda olmamıştı.

 

            Bazı günler insan bir yere herhangi bir niyetle değil sırf iştahı için gider, işte ben o gün bu pikniğin yolunu böyle tuttum. Ne ruhsal bir beklentim vardı, ne de ‘Tanrı bugün ne yapacak’ gibi bir merakım. Aklımda sadece sofralar ve yiyecekler vardı. Ben o pikniğe hangi niyetlerle gitmiştim ama Tanrı beni, hiç ummadığım bir anda, hiç tanımadığım bir kadının son fırsatına yerleştirmişti.

            Eğer o gün orada olmasaydım, ya da orada olup da konuşmasaydım, kendisi ile müjdeyi paylaşmak için, bu kadın için orada olduğumu fark etmeseydim, bu kadın İsa’yı nasıl duyacaktı.

            Bir insanın ölümünden kısa bir süre önce Müjdeyi duymasına, kurtulmasına tanıklık ve aracılık etmiştim. Bu gururla ya da kibirle söylediğim bir şey değil. Bu beni büyüten değil, beni titreten bir gerçekti.

            Çünkü bu gerçek bana şunu öğretti:

            Fırsatlar her zaman ruhsal bir ortamda kutsal bir şekilde sunulmaz

            Bazen sadece boş bir pazartesi,

            Bazen bir piknik masası dolusu enfes yiyecekler

            Bazen bir tabak börek gibi çıkar karşımıza.

            Her fırsat masum görünür

            Her davet önemli gibi durmaz

            Ama yarın,

            Çok geç olabilir, belki de hiç gelmez.

Suat Polat

Suat POLAT 1978 İstanbul doğumludur. Evli ve 2 çocuk babası olan Suat POLAT ailesi ile birlikte İzmir Karataş Kilisesinde hizmet etmektedir.


Ücretsiz Kitap

Sevgili ziyaretçimiz. Tanri.org içerikleri Hristiyan bakış açısına ve İncil temellerine göre irdelenmiştir. Hristiyan bakış açısının temel kaynağı İncil'dir ve eğer siz de kargo dahil tamamen ücretsiz bir İncil ya da Hristiyan bakış açısına dair farklı kitaplar almak isterseniz aşağıdaki linkten bir form doldurmanız yeterli olacaktır.

İncil ve kitap gönderme hizmeti, tamamen ücretsiz olarak kutsalkitap.org tarafından yapılmaktadır. Bu hizmetlerinden dolayı teşekkürlerimizi sunarız.

İlgili İçerikler

Bizi Takip Edin

Çekinmeden bizimle iletişim kurabilirsiniz. İlginç, samimi, renkli, içe dönük, dışa dönük ve pek çok tarzda insanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.