Tanrı yoksa, her şey serbesttir

Ahlak ise tek başına yeterli mi?

1922 Tarihinde Lenin tarafından Sovyetler Birliği kurulduktan sonra hatta 1917 de dahi başlayan anti inanç kampanyaları ile gittikçe artan şekilde ve özellikle de kiliseye büyük bir zulüm dönemi başladı. Sovyet komünizminin baskısı ile kiliseler kapatıldı, kilise görevlileri ve imanlılar hapse atıldı, hayatları mahvolacak şekilde sürgünler, işkenceler ve daha pek çok korkunç uygulamaya maruz bırakıldılar.

Dönemin uygulamasına göre eğer İsa Mesih inanlıları yakalandıklarında onların İsa Mesih’i inkar etmeleri isteniyordu. İnançlarını inkar ettikleri taktirde yaşamlarına, ailelerine kavuşacak ve bir daha hiçbir kiliseye gitmeden hayatlarını ya da özgürlüklerini (!) geri alabileceklerdi… Haliyle bu dönemde İsa’yı inkar eden milyonlarca kişi oldu…

Etmeyenler de oldu… Etmeyenlerin bazıları öldü, bazıları ömürlerini hapislerde geçirdi, çocuklarını, ailelerini kaybettiler büyük acılar yaşadılar yine de imanlarına sadık kaldılar ki ben de böyle zulümler gören bir kadının torunu ile, O’nun ektiği iman tohumları ile yeşeren harika bir bayanla evliyim…  

Ancak bu baskı sonsuza dek sürmedi…

1980'lerde Mikhail Gorbachev ile birlikte yeni politik ve sosyal özgürlükler ile birlikte kilise de nefes alabilmeye başladı. Özgürlük yalnız başına gelmedi, o vakti ile kiliseyi terk edenler, İsa’yı inkar edenler ve bu sayede zulümden kaçmış olanlar da kiliseye beraberinde getirdi…

Bu sırada kilise zulüm sırasında aldığı yaralarla adeta ışıl ışıl parıldıyordu. İnsancını inkar etmediği için ailelerinden uzak zindanlarda geçirmiş, sevdiklerini kaybetmiş, eşleri tarafından inkar edilmiş, gizlice evlerde toplanmış, hayatları adeta istimlak edilmiş ancak inancından taviz vermeyen insanlar oturuyordu artık o sırada ya da onların çocukları, torunları… Ya da onlar aracılığı ile İsa ile tanışan diğerleri…

Bu insanların yanına işte o inancını inkar edenler tövbe ederek gelip oturmak istediler…

Şimdi ne olacaktı?

Kutsal Kitap İsa’yı inkar edenlerle ilgili TANRI’NIN yargısından bahseder ancak başka bir inkarcı Simun Petrus’a bahşedilen lütfudan da bahseder…

Elbet Tanrı’nın merhameti sonsuzdur ancak sorun inancını inkar etmemek uğruna pek çok acılar yaşamış kişiler ile bu acıları yaşamamak için inancını inkar etmiş kişiler yan yana tapınabilirler miydi?

Değerli okuyucu,

Öncelikle biraz sonra okuyacaklarınızın, bu ve benzeri sorulara yanıt olacağını söyleyebilmeyi dilerdim ancak yüzyıllardır hem kilise hem felsefi düşünce platformunda tartışılan bazı konuların çözümü bu denli kolay olmayabiliyor. Yine de Mesih’in yüceliğine dönüştürülme yolculuğumuzda Tanrı’yı hoşnut eden tuz ve ışık kıvamını tutturmaya çalışmaktan vazgeçecek değiliz elbet.

Günah ve Ahlak hatta etik neden önemli, günahı bilmek yetmez mi? Ahlak ise tek başına yeterli mi?

Ahlak kültürlere göre değişkenlik gösteren, iyi ya da doğruyu, kötü ya da yanlışı, isteklerimizi, haraketlerimizi etkileten dışsal yani davranışsal bir algılara verilen isimdir… Elbette günümüz post-modern kültüründe iyi ya da kötü algıları oldukça göreceli olduğundan ahlak kavramı da bu göreceden nasibini alır. Eşinden başka biri ile kurulan ilişki bazı toplumlarda kötü iken bazı toplumlarda teşfik edilen bir davranıştır. Bazı toplumlarda hırsızlık çok kötü ve onursuz bir davranış iken bazı toplumlarda ise yakalanmadığı taktirde inanılmaz bir toplumsal statü kazandıran bir davranıştır. Bir İsa Mesih takipçisinin izlemesi gereken kültür Kutsal Kitaptır ancak ya daha özel, daha ucu açık, daha duruma özel çözümler gerektiren durumlarda ne yapılmalı?

İşte burada devreye başka bir kavram üzerinde konuşmaya başlamalıyız. Etik!

Yünanca karakter anlamına gelen ¨Ethos¨ kelimesinden türeyen etik kavramı hiçbir yerde yazılı olmayan kanunlara göre iyi ve kötüyü ve daha pek çok konuyu çözümlemeye çalışan bir nevi felsefedir. Peki bunun bizimle ne ilgisi var? Günümüzde pek çok değerli etik profesörleri ve öğretmenli vardır tabi ki onlar dururken bunu anlatmak benim haddime değildir ancak tekrar yukarıda anlatılan zulüm görmüş kilise hikayemize dönecek olursak…

Sorun şuydu, inancını inkar etme davranışının yanlış olduğunu söylemekten daha zor bir şey inkar etmeyenlerin geri dönen inkarcılara nasıl davranması gerektiği, daha da ötesi kilisenin nasıl davranması gerektiğidir…

Ya da daha basit bir örnekle evimize saklanan birini ele alalım… O’nu öldürmek isteyenler kapımıza dayandığında yalan söyleyerek evimizde yaşayan kişiyi korumak adına günah mı işlemeliyiz ya da doğruyu mu söylemeliyiz?

Tarihte Aquinas dan tutun da Aristo’ya kadar pek çok kişi bu konularla ilgilendi…

İnanıyorum ki bu tip konularda en büyük rehberliği bize yine Kutsal Kitap yapacaktır.

Yazının geri kalanına, Filipeliler Kitabından çok sevdiğim bir ayet ışığında devam etmek istiyorum.

Sonuç olarak, kardeşlerim, gerçek, saygıdeğer, doğru, pak, sevimli, hayranlık uyandıran, erdemli ve övülmeye değer ne varsa, onu düşünün.

Filipeliler 4:8

İnanıyorum ki Pavlus aracılığı ile söylenen bu sözler Mesih takipcileri için önemli bir süzgeç niteliğindedir… Pek çok tanım içeren bu ayetlerden ¨Hayranlık uyandıran¨ kısmını alıp ufak bir uygulama yapalım.

Eski uzak doğu felsefeleri vakti ile birazcık ilgilenmiş birisi olarak özellikle Japon kültüründe yer etmiş olan onur ve ¨seppuku¨yani dilimizde daha popüler formuyla ¨harakiri¨ eylemi benim için hayranlık uyandırıcı idi… Düşünün, birisi büyük bir hata yapıyor ve bu ortaya kendisini öldürüyor.. Günümüzde dahi bunu yapan japon iş adamları, hatta devlet görevlileri bulabilirsiniz… Ne kadar da onurlu bir davranış… Oysa Tanrı’yı tanımaya başlayınca bu konudaki fikirlerim de değişmeye başladı. İki madde ile bu duruma yaklaşmak isterim.

  1. İnsanları seppuku davranışına iten şeylerden birisi genellikle yanlışlarının ortaya çıkması idi. Doğal olarak şu soru neden aklıma gelmemişti… ¨Onur davranışı yaparken kırılmıyordu ancak neden ortaya çıkınca kırılıyordu? Yani davranışı yapmak değil ama insanlarca keşfedilince sorun oluyordu…
  2. İnsanlar hata yaptıklarından hatayı olduğu gibi bırakıp ölmeyi seçmek yerine hatalarını düzeltmek için çaba sarfetseler bud aha HAYRANLIK UYANDIRICI olmaz mı?

Bildiğiniz gibi kürtaj konusu uzun yıllardır pek çok tartışmalara sebep olan bir konu. Kilise bu konudaki mücadelesinde ne kadar başarılı olduğu tartışılır ancak bu konu dahi bazen görünenden daha karmaşık bir hal alabilir…

Örneğin düşüncesizce ya da pervasızca bir ilişkinin sonucunda gelen bir hamilelik ile bir tecavüz sonucu gelen bir hamileliği aynı kefeye koyamayız. Kürtaj’ın günah olduğunu söylemekten daha fazlasına ihtiyacımız olduğu zamanlar olur… Bir kadın, ömründen kazımak, sökercesine parçalamak istediği bir anın adeta fotoğrafı olabilecek nitelikteki bir bebeğe, bir çocuğa, bir yetişkineanalık etmek zorunda mıdır? O korkunç adama benzeyen burun, kulak ya da o yüzü yüz öpebilir mi? Kokalaybilir mi O’nu gıdığından?

Bu durumda kürtaj doğru olabilir mi?

Filipeliler ayetine gelelim… Bu korkunç olayı yaşayan kişi, inanlılar topluluğunda tanıklığını paylaşırken iki şey deme fırsatına sahiptir yirmi yıl sonra…

  1. Başıma gelen bu korkunç olay sonrasında bebeğimi aldırdım… Şimdi şifa buluyorum…

Elbette bu davranışı ayıplayacak hristiyan pek az bulunur…

  • Tanrı’nın elleri ile ördüğü bebeği doğurdum… KİLİSE YANİ TANRI’NIN HALKI O KADAR YARDIMCI OLDU Kİ adeta Tanrı’nın sevgisi ile buluştum…

Bu ürkütücü örneği sonuçlandırmak elbette bu kadar basit olmasa da bunlardan hangisi hayranlık uyandırır?

Kilit soru: Kimin için?

Elbette Tanrı için, Tanrı halkı için…

Üç etken var bu örnekte… Kadın… O tecavüz sonrasında bir bebek oluşmasına izin veren Tanrı ve Kilise yani bina anlamında olmayan, eklisia yani topluluk anlamında kilise…

Etik Profesörü Meego Remmel ve ekibinin araştırmalarına göre Estonya’da kürtaj karşıtı vaazlar, seminerler kitaplar ve pek çok etkinlik malesef ülke genelindeki kürtaj oranında bir değişikliğe yol açmadığı ortaya çıktı… Ancak daha sonra kilise farklı bir adım atmaya karar verdi. Bir Kürtaj danışmanlık merkezi kuruldu… Kürtaj yapacak kişilerin sorunlarını dinleyen ilk aşamadan, bebeğe bir başka aile bulmaya kadar süren bir dizi süreçten oluşan bir haraket başladı. İstatistiklere göre danışmanlık merkezine gelen her on kişiden beşi sadece sorunlarının dinlendiği ilk aşamada kürtajdan vazgeçti… Gelenlerin büyük bölümünün olanları anlatacak arkadaşları yoktu. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı bu yüzden bu kararı vermişlerdi…

Kilise süreci bir günah olarak adlandırmanın yanında merhameti de bulundurduğunda tuz ve ışık tam da kıvamına geldi Estonyada… Tıpkı Yuhanna 8. Bölümde anlatılan o muhteşem hikaye gibi…

“İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!”

Yuhanna 8:7

Kürtaj kötüdür, ancak biz ne yapacağız… Uzaktan sen günahkarsın diye bağıracak mıyız? Yanına gidip o zor soruyu soracak mıyız… ¨Neye ihtiyacın var, senin için ne yapabillirim?¨

Sesleri de duyar gibiyim… Suç benim değil ki, neden ben bir bedel ödemeliyim yardım ederek…

Gerçekten mi?

Neden acaba…

Çünkü günahın doğası budur… Birisi suç işler bir başkası öder… İsa Mesih’in bizim bedelimizi ödediği gibi…

Bu noktada Prof. Meego’nın verdiği örneği paylaşmak istiyorum…

Bir kavşağa iki farklı yoldan arabalar geliyor…

Birisi yalan diğeri ölüm…

Evinizde sakladığınız adamı korumak için yalan söylemeniz gerekiyor… Ya da bu günahı işlemeyerek evinizdeki adamı vermeniz gerekiyor ki bu durumda kişi ölecek ama siz yalan söylememiş olacaksınız…

Bu iki arabadan bir tanesi frene basmak zorunda… Hangisi?

Belki de bu durumda sorulabilecek en iyi soru şudur…

Tanrı için hangisi daha önemli?

Yalan söyleyip söylememeniz mi? Birinin ölüp ölmemesi mi?

Bu sorunun cevabı Tanrı’nızın kim olduğu ile ilgilidir…

O’nu ne denli anladığımızla ilgilidir…

Yeşu Kitabının 2. Bölümünde ortaya çıkmış Rahav ismindeki kadının hikayesi okunmaya değerdir bu konuda…

Tanrı’nın ışığı doğduğunda bir İsa Mesih imanlısı, sadece ışığı ve Tanrı’yı görmez, her şeyi Tanrı’nın ışığında görür… Rahav da, taşlanan kadın da Tanrı’nın ışığında göründüler…

Peki tüm bunlar, basit beyaz yalanları, ötenaziyi ve daha pek çok konuyu meşru kılar mı?

Asla…

Bu dünyada, Tanrı’nın ışığında bakıldığında acı pek çok şey vardır…

Hastalıklar, kürtaj, ötenazi, kölelik, sömürge ve daha pek çok ahlak ve etik konusu…

Ama geçmişte Tanrı’nın halkı dünyanın yöntemleri ile değil ama Tanrısal şekilde bunlarla mücadele etti… Bundan sonra da edecektir, dünyanın zorbalığı ve acımasızlığı ile değil sevgisiyle, duasıyla, hizmeti ile ailesi ile mücade edecektir…

Rahiba Teresa, Martin Luther King ve daha niceleri…

Hristiyanlar için her şey Tanrı’nın ışığında görünür…

Dosoevsyky söyleyip söylemediği hala tartışıla dursun, şu güzel sözü biz hatırlayalım

¨Eğer Tanrı yoksa, herşey serbesttir.¨

Dostoyevski

İlgili İçerikler

Bizi Takip Edin

Çekinmeden bizimle iletişim kurabilirsiniz. İlginç, samimi, renkli, içe dönük, dışa dönük ve pek çok tarzda insanlarla tanışmayı ve yeni arkadaşlar edinmeyi çok seviyoruz.